Pages

15 Aralık 2013 Pazar

Yardımlar

Buraya yazmayalı biraz zaman oldu ancak, yazmaya devam edeyim. Anlatacak o kadar çok şey var ki. Bir de bunun üstüne daha ilk sefer gidişime dair anlatacak şeyler bitmeden ikinci kez gittim bıdıklarımı ziyarete! 
Destiny School gerçekten yardıma ihtiyaç duyan bir okul, maddi yardımdan da ziyade bazı şeyler konusunda oradaki insanların, başta öğretmenlerin bilgilendirilmesi gerektiği düşüncesindeyim. 
Okula götürdüğüm yardımlar arasında bol miktar kırtasiye, şeker, çikolata, gofret, balon, yüz boyası gibi şeyler vardı. İkinci sefer gittiğimde ise 45 kg kıyafetle gittim, hepsi çocuklar için :) Kendime ise bir sırf çantası hazırlamıştım. Tabi bunların yanısıra hatrı sayılır miktarda da ilk yardım malzemesi götürdüm. Çünkü yarabandı gibi şeyler çok çabuk bitiyor. Çocuklar sürekli düştüklerinden dolayı. 
Burada okuldaki öğretmenlerin de ilk yardım hakkında bir bilgileri yok, kanayan yaraya tuz basıyorlardı, görünce inanamadım. Sonra anlattım ki tuz yerine alkol sürmek, baticon gibi ilaçlar kullanmak daha iyi dezenfektan olur diye. Allahtan bu konular hakkında öğrenmeye çok açıklar, hiç itiraz etmeden dediklerimi uygulamaya başlamışlardı. Ancak ben gidene kadar her kazada, "aksidenti aksidenti medisın for dis" diyerek bana geliyorlardı. Okulun reviri olmuştum anlaşılan :) 
Okula götürdüğüm ilk yardım malzemelerinin içinde oksijenli su ve baticon vardı. Götürdüğüğümün ertesi günü okula gittim, baktım öğretmenlerden biri 15-16 yaşlarında bir çocuğu evire çevire dövüyor, elinde bir ağaç dalı var, vurdukça vuruyor çocuğa, çocuk da yerlerde.
Bakamadım tabi,bir de tabi Swahili konuşuyorlar anlamıyorum, neyse ben gittim öğle yemeğini yapmaya ateşi yaktım pirinçleri ayıklamaya koyuldum. Diğer gönüllü arkadaşım da bana yardım ediyor fasulyeleri yıkıyor filan…
Sonra öğretmen geldi yanımıza, "Buna şahit olduğunuz için çok özür diliyorum ama iki kutu ilaç çalmış" dedi. Aldığım bir plastik kutuyu ilk yardım kutusu yapmıştım okula, açtım kutuyu baticon ve oksijenli su yok. “Bulmaya çalışıyoruz ilaçları” dedi öğretmen. Ben de dedim boşuna uğraşmayın, çoktan satmışlardır diye. Çok üzüldüm, hem okul için sonuçta o çocuklar için getirmiştim o ilaçları ama aynı zamanda o çocuk için de üzüldüm. Sonuçta bizim için üç kuruşluk ilaç olan oksijenli suyu onlar değerli bir şey diye çalıp satmışlar, okulun olduğu köydeki yaşam standardını bildiğimden büyük ihtimalle pirinç ya da şeker alabilmek için çalmıştır diye düşünüyorum. Ayrıca buradaki insanlar gerçekten hırsızlığa tahammülleri sıfır. Her gün sokakta oynarken gördüğüm o 15 yaşındaki çocuğu o olaydan sonra bir kere bile dışarıda görmedim. Zaten o gün okula babası da gelmişti bizim öğretmen döverken bir de o dövdü üstüne oğlunu. 
Tabiki bu tarz şeylerin cezası bir kişiye bedensel bir çektirmede bulunmak değil ancak, böyle bir durumda da "mzungu" olarak insanların işlerine karışmak doğru gelmedi açıkçası, ne kadar o çocuğu yerde kıvranırken görmek içimi acıttıysa da, durun dövmeyin desem "sus mzungu sen karışma" deyip devam ederlerdi. Sonuçta burada farklı adetler, farklı bir sosyal düzen var. Bize doğru gelen onlara yanlış gelebilir ki bu çok doğal, bu gibi bir durumda da beyaz adamdan da ders alacak tarzda insanlar değiller ne yazık ki. Ama işte bu kişileri suçlayamıyorum hükümet dahil idarenin her alanında yolsuzluk çok fazla iken, polis teşkilatı tabiki bunun dışında değil ve ufak bir köyde de 2 kutu ilaç için polis kalkıp gelmez. Polis de yok zaten hiç görmedim Kambi Ya Kwanza köyünde :)

19 Eylül 2013 Perşembe

Öğle Yemeği

Tekrar merhaba!- ya da “jambo” mu demeliyim :)
Bilindiği üzere, dana önceki yazımda, okulda öğle yemeklerini pişirdiğimden bahsetmiştim. Şimdi bu konuyu daha detaylı olarak anlatmak istiyorum.
Okula geldiğim zaman sabah yaptığım ilk iş ateş yakmak oluyordu, çünkü çocuklara pilav yaptığımızdan dolayı, önce suyun kaynaması gerekiyor ki odun ateşi üzerinde pilav pişirmek, ocak üzerinde pişirmekten daha çok zaman alıyor. Pilavın yanında fasuye de pişirdiğimiz için önce fasulyeleri pişiriyordum. 
Fasulyeleri yaparken, fasulye, soğan, biraz yağ ve tuz ile suyun içinde haşlıyorum. Burada başka türlü bir pişirme imkanı olmuyor. Fasulyeler piştikten sonra, pilav suyunu kaynatmak gerekiyor. 
Tabiki tüm bunlar için de sabah 1 saat yürüyüp, kovalarla temiz su almak gerekiyor. Aksi takdirde okulda temiz su yok. Dere var okulun yanında ama suyu zaten gri renkte. O nedenle pişirirken bu suyu kullanamıyorum. Dere dediysem de gürül gürül bir dere değil zaten. 
Ateş üzerinde yemek pişirmek hem vakit çok alıyor hem de ateş söndüğünde tekrar yellemek gerekiyor, daha doğrusu ateşin pişirmek için uygun olması için sürekli yellenmesi gerekiyor. Onu da plastik kova kapaklarıyla periyodik olarak yapıyorduk :) Bunun yanında ateşten çıkan dumanın gözleri çok fena yakmasından bahsetmiyorum bile.
image
Yemekler pişti, gelelim yemekleri ateş üzerinden almaya… gördüğünüz gibi herhangi bir kesme tahtası ya da mutfak eldiveni gibi bir şey olmadığı için, tencereyi ateşin üzerinden ağaçlardan kopardığımız yapraklarla tutarak alıyoruz, ve tencerenin içinden çocuklara servis ediyoruz. 
Burada satın aldığımız pirinç “tarladan sofranıza” şeklinde olduğundan pirincin içinde taşlar da bulunuyor. Sonrası da zaten “ayıkla pirincin taşını”.(bkz. aşağıdaki fotoğraf)
image
Öğle yemeğini servis zamanı geldiğinde de çocuklar tek sıraya giriyor ve önceden yıkamış oldukları tabakları ile bekilyorlar. Evden getirdikleri tabaklarını çocuklar okulun yanında olan derede yıkıyorlar (bkz. aşağıdaki fotoğraf), su pek temiz değil ama imkanlar bu kadar elveriyor. 
image
Tabaklarını yıkadıktan sonra da sıraya giriyor çocuklar bazı çocukların tabakları bile yok, tabağı olmayanlar da tabağı olan bir arkadaşı ile el ele tutuşup sırada bekliyor. Zaten kimin tabağı olup kimin olmadığını bildiğimizden, onlara tek tabağa iki kişilik yemek koyuyorduk. Vee işte bıdıklar yemek sırasında: 
Bazı çocukların yanlarında kaşıkları oluyordu yemek yerken, bazılarının yok, kaşıkları olmayanlar da elleriyle yiyor. Hatta bana da vermek istiyorlardı elleriyle kendi yemeklerinden, fakat önceden de bahsettiğim gibi çocukların çoğunun evinde yemek yok o nedenle okulda olduğunda fazla yemek pişirmeye özen gösteriyorduk ki ikinci hatta bazen üçüncü tabağı da alabilsinler diye.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Aktiviteler- Yüz Boyama

Biraz da okulda yaptığımız aktivitelerden bahsetmek istiyorum. Buradan giderken ben yanıma, bir sürü balon almıştım başka şeylerle birlikte(kalem, silgi, kalemtraş, boya vb) bunların yanısıra yüz boyası da götürmüştüm.
Okulun ders programı yukarıda gördüğünüz gibi, tenefüs saatinde çocuklarla oyun oynayarak vakit geçiriyordum. Oyundan kastım da, zaten bu çocuklar çok kuvvetli, sürekli kucağına çıkmak istiyorlar. Üzerine tırmanıyorlar… İlk gün sırtıma almaktan çocukları, sırtım ve boynum ağrıyordu. Zaten birini sırtıma almam diğerlerinin önümde sıraya geçip “tiiiçaaa tiiiçaa mii mii (teacher teacher me me)” diye bağırmaları için yeterli oluyordu. Ya da yere oturunca, hepsi gelip yanıma ya da kucağıma oturuyorlar hatta oturmak için kavga ediyorlardı (bkz: aşağıdaki resim)
Yüz boyama yaptığımız gün gerçekten çok eğlenceliydi. Hepsi teker teker sıra oldular, yüzlerini boyadık.Ten renklerinde gerçekten renkli boyalar çok güzel duruyor. Kimi çocukların yüzünü de Maasai kabilesinde yapıldığına benzer şekilde boyadım. Sonra yüzünü Maasai gibi boyadığım bıdık kız, “I’m Maasai” diyerek zıplamaya başladı. Zıplamasının açıklaması da şöyle, bunun hakkında ayrıca bir yazı yazacağım ancak Maasai kabilesine mensup insanların zıplama konusunda bir ustalıkları var. Gerçekten çok yüksek zıplayabiliyorlar, bir nevi Maasai olmanın olayı gibi bir şey aslında zıplamak onlar için. O nedenle de bu minik Sarah(bkz. aşağıdaki resim), tüm gün zıp zıp zıplayıp durdu.
Yüz boyarken şöyle bir sıkıntı yaşadım, bir çocuğun yüzüne çizdiğim şey diğeri ile aynı olmuyor, hepsine mümkün olduğunca farklı şeyler çizmeye çalıştım. Ama mesela şimdi birininkini diğeri beğeniyor, ya da birini maasai gibi mi boyadım hepsi aynısından istiyor :) 
Böyle basit şeyler için o kadar heyecanlanıyorlar ki, buradaki çocukları mutlu etmek gerçekten çok kolay, bir balonla çok mutlu olabiliyorlar. Ya da yüzlerini boyuyorum ertesi gün yüzünde boyayla gelenini gördüm yıkamamış. Yıkayamadı mı yoksa yıkamak mı istemedi onu bilmiyorum ama halinden gayet memnundu ertesi gün de :)
Yukarıdaki bıdığın adı Prisila. Okulun cadısı, bacak kadar boyuyla tüm erkekleri korkutuyor. Üstlerine yürüyor, tüm çocuklar kaçışıyor etrafa. Ama hayatta fiziksel olarak bir şey yapmıyor arkadaşlarına. Burada ne kadar çocuklar birbirlerine sataşsalarda, eve dönerken elele tutuşup yürüyorlar. Öğle yemeği için elele tutuşup sıraya girip aynı tabaktan yemeği paylaşıyorlar, hiç beni çıldırtacak kadar yaramaz değiller.
Beni tanıyanlar bilir, çocuklarla çok da iyi değilimdir aslında. Anneme ilk defa bu Afrika’da çocuklara öğretmenlik yapma fikrimden bahsettiğimde “Sen mi?! Çocuklarla?!!” demişti. Ama buradaki çocuklar işte, şımarık her istediği yerine gelen çocuklar gibi değiller. Patlamış balonla bie oynuyorlar yahu! Düşünün balon veriyorum, patlıyor, patlamış balonla oynuyor, ertesi gün de o patlamış balonla yanında. Hatta balonun o uç kısmını yüzük gibi parmağına takan kızlar da gördüm.
Yüz boyama gününden bir kaç kare ile bitireyim istiyorum :)

3 Eylül 2013 Salı

Destiny School & Orphanage

Asıl önemli yere geldik işte!
Arusha’da gönüllü olarak çalıştığım okul, Kambi Ya Kwanza adında küçük bir köyde bulunuyor. Kambi Ya Kwanza, çok tatlı ve şirin mi şirin bir yer. Yabancılara çok alışık bir yer değil ancak, bu insanları misafirperverlikten alıkoymuyor. Ben şahsen, Kambi Ya Kwanza’da ARusha da hissettiğimden daha güvende hissediyordum. Arusha da genel olarak dikkatli olunduğunda gündüz vakti tehlikeli bir yer değil, ancak insanların çok ısrarcı tavırları bazen yorucu ve rahatsız edici olabiliyor. Kambi Ya Kwanza da tam aksine, insanlar art niyetsiz olarak misafirperverler.
image
Okul 4 duvar ve bir çatıdan ibaret( bkz. yukarıdaki resim). Elektrik ve su tesisatı yok ve sadece iki sınıftan oluşmakta. Okuldaki 60 tane bıdık öğrencilerim 2 ve 8 yaşları arasındalar. O kadar sevimli ve sevecen çocuklar ki anlatamam. Çocukların %90’ının anne ve babası yok, geriye kalan %10’luk kesimin de ya annesi ya da babası var. Burada Afrika’da bizim anladığımız şekilde bir yetimhane kavramı yok. Destiny de hem okul ve yetimhane, ancak çocuklar okulda kalmıyor çünkü çocuklara yatacak yer ve sürekli yemek sağlamak, ayrıca bakımları ile ilgilenmek çok masraflı olduğundan çocuklar koruyucu aileler yanında kalıyor. Fakat bu aileler de fakir aileler, çocukların bir kısmı evde yemek bile yemiyor(yokluktan dolayı) o nedenle okulda biz elimizden geldiğince falza yemek pişirmeye çalışıyorduk ki 2. ve hatta bazen 3. tabağı da yiyebilsinler diye. 
Yemek pişiriyoruz dediysem de, aklınıza bir mutfak gelmesin! Odunla yaktığımız ateşin üzerinde, yemek pişiriyoruz :) Bu sayede ateş yakmak ve o ateşi mümkün olan en az odun miktarı ile sürdürmekte de 1 ay boyunca ustalaştım diyebilirim :) Buyrunuz işte okulumuzun mutfağı: 
image
Öğle yemeği için bir program hazırladık. Önceden çocuklar her gün pilav yiyorlardı, ancak sürekli pilav ile beslenmek sağlık açısından çok yararlı olmadığından dolayı, imkanlar el verdikçe pilav-fasulye, pilav-sebze, sebze-ugali, chapati-çay olacak şekilde haftanın günlerine dağıtarak bir yemek programı yaptık. Çok da güzel oldu :) 
image
Okulda başıma gelen bir olaydan bahsetmek istiyorum, aslında olay değil de… Anlatayım ben en iyisi. Bir gün okuldayım, Mike benden büyük sınıfa matematik öğretmemi istemiş, ben de toplama çıkartma öğretiyorum. Neyse ders bitti öğle yemeği saati, Yuma geldi ve bana dedi ki “Bugün çocuklar öğlen yemeği yemeyecek, erken çıkacağız okuldan”, dedim “Neden?” odun kalmadığını söyledi. Peki gidip alalım odun yemek yapalım dedim. Yok yok dedi kabul etmedi. Buradaki insanlar özellikle Mike ve Yuma çok gururlu insanlar, bir şey istemeyi sevmiyorlar. Gönüllülerden maddi olarak bir şeyler talep etmekten hoşlanmıyorlar. Oysa isteseler ne var ki, 3 günlük odun 2000 şilin mi ne fiyat olarak, yani Amerikan Doları olarak 1,5 dolara denk geliyor. Alırdık odun ne var ki. Neyse devam edeyim, bu konuda ne kadar hassas olduklarını bildiğimden ısrar etmedim. O gün de şansıma ben tek başımayım okulda gönüllü olarak, allahtan Kanadalı Jenna var, arada ziyarete geliyor okulu, o gelmişti. Gittim Jenna’ya dedim, gidip bari muz filan alalım çocuklara aç gitmesinler. O da dünya tatlısı bir kız, hay hay dedi gidelim.
image
Muz almaya diye gittik ama 60 tane çocuğa yetecek muzu nereden bulalım. Bulamadık tabiki. Onun yerine küçük bir marketteki (üstteki fotoğraf- market dediğime bakmayın)bütün avakadoları ve salatalıkları aldık. Okula gidince bir güzel doğradık onları, çocuklara dağıttık hiç yoktan iyidir diye düşünerek.
Okulda yaptığımız aktivitelere gelirsek de, ders olarak Kiswahili, Matematik, Fen, İngilizce ve Resim var. Ben genel olarak İngilizce ve matematik öğretiyordum. Tabiki ana mesleğim öğretmenlik değil, ancak öğretilen şeyler çok basit. İngilizce’de alfabe, matematikte ise büyük sınıfta 4 işlem küçük sınıfta ise sayılar öğretiyordum.
Küçük sınıf, 1’den 10’a kadar saymayı biliyor ancak sayıları tanımıyorlardı. O nedenle her seferinde sıfırdan başlayıp, teker teker sayıları tahtaya yazarak öğretiyordum. İlk zamanlarda oldukça sinir bozucu olabiliyor, çünkü çocuklar farklı kabilelere mensuplar, Maasai olanların ayrı dilleri var ülkede genel olarak Swahili konuşuluyor ve okulda İngilizce öğreniyorlar. Bu da demek oluyor ki 3. dillerinde öğreniyorlar, o nedenle biraz sabırlı olmak gerekiyor. İlk başlarda ne işim var burada öğretmenlik yapamıyorum ki ben diye düşünülebiliyor 2-3 gün sonra çocuklar sayıları tanımaya başladığında ise nasıl mutlu oldum anlatamam!
Okul bittikten sonra öğretmenler ile birlikte, çocukları evine bırakıyorduk. Ekstra bir saat daha yürümek demek oluyor bu ancak keyifli oluyor. Kambi Ya Kwanza’da oldukça yeşillik bir alan olduğundan dolayı benim hiç bir şikayetim yoktu. Ama işte çocuklar elimi tutmak için kavga ediyorlar filan. Hepsine eşit muamele yapmaya çalışmak, 60 hatta bazen 68 tane çocuk olunca biraz imkansız oluyor.

Bugünlük bu kadar yazıyorum. Ancak yazılarımın devamı gelecektir, gerek okulda yaptığımız etkinliklerden, gerek çocuklarla olan diyaloglardan bahseden yazılar yazacağım. Bunun yanında safariden ve Zanzibar'dan da bahsedeceğim. O nedenle takipte kalınız :)

Dala Dala

Dala Dala: Arusha’daki daha doğrusu Tanzanya’daki ana ulaşım aracı. Gerçekten çok sui generis, Türkçe olarak tamamen şahsına münhasır bir şey. 
Tanımlamaya çalışacak olursam, İstanbul’un sarı dolmuşlarını düşünün, işte aynı o tarz bir araç zeytinyağı tenekesinden yapılmış gibi(aşağılamak amacıyla demiyorum kesinlikle) ve içinde milyon tane insan. Bizde oturacak yerler dolunca kalkar dolmuş, dala dala mı asla! Boşluklarda insanlar ayakta durur, hatta yetmezse kapı açılır, insanlar kapıdan tutunarak dala yolculuğu yapar, ama ne yapılır ne edilir olabilecek en çok insan bir dala dalaya sığdırılır!
image
Dala daladan inmek için de duvara 2 kere vurup “Shusha!" diye bağırmak yeterli. Shusha, Swahili’de solda inecek var demek. 2 kere vurmak da, dala çok kalabalık olduğundan sesini duyurmak zor olabiliyor, neresi hiç fark etmez 2 kere kuvvetlice duvara vurduğunuz zaman(tenekeden yapılma gibi olduğundan ses de bir hayli yüksek çıkıyor) şak diye duruyor dala. 
Tabi nerede ineceğini bilmek de ayrı bir dert. Yer olarak bilsen bile, dala o kadar dolu oluyor ki dışarıyı görmek imkansız, o nedenle başta binerken para toplayan kişiye söylemek akıllıca olabiliyor. İyi niyetli oluyor insanlar genelde bu konuda, zaten mzungu olduğundan seni unutmuyorlar, söylüyor durağın adını yeri gelince. 
Bu arada durak dediysem de, fiziki olarak bir durak hayal etmeyin kesinlikle, bildiğin yol kenarında duruyor. Oranın durak olduğunu belirten bir işaret filan yok. Yol kenarındaki binalar benim bu konuda kurtarıcımdı, eve giderken Soda King yazılı bir duvar vardı o duvarın önünde iniyordum. Evden okula giderken de önce bir otobüs firmasını geçtikten sonra başlayan bir beyaz duvar var, o duvarın bitiminde iniyordum. Allah muhafaza, ben oradayken o Soda King yazısını boyasalardı ne yapardım bilmiyorum :)
Bilindiği üzere bir okulda gönüllülük yapıyorum. Kaldığım evden okula gitmek de aşağı yukarı 1,5 saat sürüyor dala ile. İki aktarma yapıyorum. Önce sarı dala dalaya binip Mianzini de inip, Mariachai yönünde giden yüksek tavanlı yeşil dalalara biniyorum, iniş noktam da Kambi ya kwanza. Tek yön ulaşımım sarı dalaya 400 şilin, yeşile de 800 şilin verdiğimi düşünürsek 1200 şilin ediyor. Yalnız, mzungu olunca insanlar seni fiyatı bilmediğini zannediyor, bu durumda da tek yapmanız gereken “Hapana”(Hayır) diyip, para üstünü istemek. Onun için de ayrıca bir şey demeye gerek yok, avucunu açıp para toplayana uzatınca anlıyor. Benim başıma gelen 400 şilinlik dala dala için benden 650 şilin istediler bir kere, komik yani çünkü zaten 3 haftadır Arusha’dayım her gün biniyorum aynı dalaya. Adam yanlış kişiyi seçti kandırmak için. Zaten ben yemeyince, daladaki  diğer insanlar da gülmeye başladılar beni kandıramadığından dolayı. Hazır buna değinmişken, bir hukukçu olarak Tanzanya’da hukuk kuralları nasıl işler bilmiyorum ama ülke yolsuzlukla doluyken, sosyal adalet çok iyi işliyor. Mesela dala dalaya bindiniz, yeteri kadar insan yok içinde, biraz gider yolcu toplamaya çalışır. Baktı hala az kişi var, şöför der “Rafiki rafiki, other dala dala” ama inip başka dala yolda beklenmez, orada başka dala varsa şöför inip o arabaya binin der, siz binmeden de şöföre sizin paranızı öder. Ben İstanbul’da böyle bir şey olduğunu düşünemiyorum. Dolmuştan ineceğim başka dolmuşa bineceğim, hem de para vermediğim gibi diğer şöför benim paramı öder…. hiç zannetmiyorum.
Tüm bunların yanısıra, bir iki dala dala maceramdan bahsedeyim.
Macera 1: Okuldan dönüyorum dala dalaya bindim. Biraz zaman sonra bir anne bebeği ile bindi dalaya ve yanıma oturdular. Bebek annesinin kucağında, annesinin elbisesiyle oynuyor benim varlığımdan haberdar değil. Sonra çocuk kafasını bir çevirdi bana doğru, çevirdiğiyle ağlamaya başlaması bir oldu. Ama nasıl ağlamak ciyak ciyak. Ben de “I didn’t do anything, pole sana(çok özür dilerim)” filan diyorum ama anne de nasıl kahkahalarla gülüyor. Belli ki o bebeğin gördüğü ilk mzungu ben oldum, öcü görmüş gibi ağladı yavrucak. 
Macera 2: Yine bir gün dala daladayım, bir adam bindi dalaya elinde 2 tavuk 1 horoz canlı şekilde ayaklarından birbirlerine demet gibi bağlanmışlar. Adam sen gel koy o tavukları ayaklarımın dibine. Tavuklar kıpırdıyor, her yer tüy, ben ayaklarımı koyacak yer bulamıyorum tabi tüm bunlar olurken daladakiler de gülmekten ölüyorlar. Aralarında konuşuyorlar, “mzungu” kelimesi geçiyor, anlıyorum ki benim hakkımda konuşulanlar :D Bir mzungunun tavukla imtihanı diyorlardır diye umuyorum :)
Macera 3: Dalaya bindim, arkamdan da 3 tane çocuk bindi. O gün de saçlarımı at kuyruğu yapmışım. Buradaki insanların saç yapısı değişik, daha kalın telli ve burmaya çok uygun yapıdalar. Saçlarını bir örüyorlar 6 ay gidiyor. Düz de değil saçları o nedenle düz saça bayılıyorlar. Arkamdaki çocuklar da öyle, camdan yansımalarını görüyorum. Saçıma dokunsalar mı dokunmasalar mı karar veremiyorlar bir türlü :D Sonra saçlarımı arkadaya doru salladım da, kikir kikir gülmeye başladılar. Dokunuyorlar filan… bu da öyle bir dala yolculuğuydu işte.
Anlayacağınız, I survived in a dala dala lafı çok da yalan değil, dala dalaları ne kadar elim den geldiğince anlatmaya çalışsam da, dala dala anlatılmaz yaşanır.

Arusha

Tanzanya’da gönüllülük yaptığım şehir Arusha idi. Arusha konum olarak Kilimanjaro’dan aşağı yukarı 1-1,5 saat uzaklıkta, henüz gelişmekte olan bir yer. 
Blog adıyla da bağdaşmak üzere, gerçekten Arusha’nın yolları büklüm büklüm :D Sadece bir tane ana yol var asfalt, geriye kalan yollar tamamen taş toprak. Kilimanjaro havaalanından Arusha’ya giderken, bunu görünce bile dedim “evet ben gerçekten bambaşka bir dünyaya gidiyorum”. Tabiki gitmeden önce Tanzanya’da gönülülük deneyiminin çok farklı, değişik bir deneyim olacağının farkında olarak gidiyor insan ama, öyle değil işte. Bazı şeyler de görmeden kavranmıyor. 
En basitinden, gitmeden önce kalacağım volunteer houseda wi-fi var mı diye bir soru sormuştum oradakilere. Kilimanjaro’dan Arusha’ya giderken daha yolda(bu demek oluyor ki ülkedeki ilk saatlerimde) bu sorumun ne kadar saçma olduğunu fark ettim. Yollarda asfalt yok, wi-fi interneti ne yapsın insanlar. Çok temel şeylerden yoksunlar, su tesisatı ve elektrik gibi, tabiki de wi-fi internet öncelikleri olmayacak. 
image
Ngaramtoni, Arusha. Tanzanya
Yaşam Arusha’da gerçekten ilginç olabiliyor. Birleşmiş Milletler, Rwanda Criminal Court, African Human Rights Court ve ICC Arusha’da olmasına rağmen yerel insanlar kendi tabirleriyle "beyaz" görmeye alışık değiller. O nedenle de burada ilk öğrendiğim kelime Swahili de beyaz insan anlamına gelen "mzungu"olmuştu.Sokakta insanlar Jambo mzungu!" diye arkdandan bağırabiliyor. Ya da burada ana ulaşım aracı olan dala dalaya(nasıl bir şey olduğunu ayrı bir yazıda yazacağım, çünkü tamamen ayrı bir deneyim dala dala. "I survived in a dala dala" diye bir laf da var burada) binmek isterken seni kollarından çekiştirerek mzungu mzungu diyerek dalaya bindirmeye çalışabiliyorlar. Bunun haricinde"Mzungu will you marry me" diyeni de oldu. Zaten telefon numarası isteyenlerin haddi hesabı yok. 
Tabi mzungu kelimesini başta ben çok yadırgıyordum, her şeyden önce ırkçı bir söylemdi benim için. Ancak bir süre buralarda kalınca anladım ki bu sadece insanların Afrikalı olmayanları tanımlama biçimi, bu bile kendi içinde ırkçı söylem içermekte bana göre fakat okulda çocuklar bile ilk gördüğü zaman mzungu diye seslendiklerinde okuldaki öğretmenlerden birine mzungu olarak çağrılmaktan rahatsız olduğumu söyledim, o da bundan rahatsızlık duymamam gerektiğini çocukların çok değer verdiğinden dolayı bu şekilde seslendiklerini söyledi. 
Hatta bu mzungu olayı o kadar kanıksanmış ki, Arusha merkezinde, büyük bir süpermarket ve etrafında minik restorantlar, bir iki ATM ve kahve dükkanının olduğu bir meydancık var, Safari jipleri orada park ettiğinden çok fazla mzungu var o meydancıkta ve yerel halk arasında çok yaygın olmasa bile o meydan"mzungu square" olarak adlandırılıyor. 
Diyeceğim o ki, bir süre sonra mzungu diye çağrılmak, sokakta arkadan mzungu mzungu diye bağrılmak garip gelmiyor. Gayet hayatın olağan akışına uygun bir olay gibi- İstanbul’da düşünemiyorum birine “Merhaba Siyah” diye seslendiğimi- Jambo(swahili’de merhaba) mzungu diyene, jambo diye geri selam verip yoluma devam eder hale gelmiştim belli bir zaman sonra :)

Jambo Jambo Bwana

Jambo herkese!
İş bu blog Tanzanya’ ya gönüllü olarak giden bir stajyer avukatın maceralarını anlatması amacıyla oluşturulmuştur. Dönüşümün üzerine oradaki deneyimlerimi blog suretinde yazmam yönünde çok fazla talep gelince, ben de dedim “yazıvereyim yani…”
İyi okumalar efenim :)