Pages

Gönüllülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gönüllülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2014 Pazar

Minik Gabriel

2014’te ne yazık ki üzücü bir haber ile buradayım. Minik öğrencilerden 3 yaşında olan Gabriel’i ne yazık ki çok üzücü bir şekilde hastalıktan dolayı (sıtma, HIV) kaybettik.
Gabriel’in annesi veya babası yok, asıl olarak Arusha Women’s Christian Day Orphanage öğrencisi fakat kendi okulu kapalı oldunda bizim okula geldiğinden tanıma fırsatım oldu Gabriel’i, ayrıca WCD’yi de ziyarete gittiğimde tanışmıştım. Dünyanın en komik kıkırdamasına sahipti minik Gabriel, tiiiiçaaaa tiiiiçaaaa diye bağırmaktan bıkmayan, sevecen, arkadaş canlısı, sorun çıkartmayan ve herkesle hemen kaynaşan bir veletdi.
Açıkçası ne yazılır, ne denir onu da bilmiyorum. 3 yaşında bir çocuğun bilimum hastalıklardan hayatını kaybetmiş olması başlı başına çok ama çok üzücü, bunun yanısıra bu çocuğu tanımış olmak ve o kadar yokluk ve selafet içinde olmasına rağmen çok mutlu ve sevecen bir çocuk olması daha da üzücü. Çocuğu tanımamış olsam ya da Gabriel gıcık bir çocuk olmuş olsa daha az üzüleceğimden demiyorum bunları tabiki de, ama zaten siz ne demek istediğimi anladınız. Demiş olduğum gibi diyecek laf yok. 
Son olarak söylemek istediğim şu, burada 13 yaşındaki çocuğa milyon dolarlık tekne alınırken çocuk “köpürtmesiiiğ anlayamazsınız” diyerek ağlıyor ama bambaşka bir yerde hayatında gofret- çikolata görmemiş 3 yaşında bir çocuk bir balonla, hatta minicik bir şekerle mutlu olabilirken çok çok daha iyi bir yaşam hak ederken, hastalıktan dolayı ölüyor. Burada ise 13 yaşında çocuklara milyon dolarlık tekneler alınıyor, televizyona çıkılıyor. Evet “anlayamıyorum”. Demek istediğim parası olan harcamasın ya da çocuğun şımarık olması ve sair değil elbet, siz beni “anladınız” diye umuyorum.
Sinir bozulması vol.1219498350843.
Ama rafiki Gabrielcik için rahat olsun kimse seni unutmayacak, sen ve arkadaşların için çalışan daha iyi koşullarda yaşamanız için çalışan pırıl pırıl insanlar var, gözün arkada kalmasın.

19 Eylül 2013 Perşembe

Öğle Yemeği

Tekrar merhaba!- ya da “jambo” mu demeliyim :)
Bilindiği üzere, dana önceki yazımda, okulda öğle yemeklerini pişirdiğimden bahsetmiştim. Şimdi bu konuyu daha detaylı olarak anlatmak istiyorum.
Okula geldiğim zaman sabah yaptığım ilk iş ateş yakmak oluyordu, çünkü çocuklara pilav yaptığımızdan dolayı, önce suyun kaynaması gerekiyor ki odun ateşi üzerinde pilav pişirmek, ocak üzerinde pişirmekten daha çok zaman alıyor. Pilavın yanında fasuye de pişirdiğimiz için önce fasulyeleri pişiriyordum. 
Fasulyeleri yaparken, fasulye, soğan, biraz yağ ve tuz ile suyun içinde haşlıyorum. Burada başka türlü bir pişirme imkanı olmuyor. Fasulyeler piştikten sonra, pilav suyunu kaynatmak gerekiyor. 
Tabiki tüm bunlar için de sabah 1 saat yürüyüp, kovalarla temiz su almak gerekiyor. Aksi takdirde okulda temiz su yok. Dere var okulun yanında ama suyu zaten gri renkte. O nedenle pişirirken bu suyu kullanamıyorum. Dere dediysem de gürül gürül bir dere değil zaten. 
Ateş üzerinde yemek pişirmek hem vakit çok alıyor hem de ateş söndüğünde tekrar yellemek gerekiyor, daha doğrusu ateşin pişirmek için uygun olması için sürekli yellenmesi gerekiyor. Onu da plastik kova kapaklarıyla periyodik olarak yapıyorduk :) Bunun yanında ateşten çıkan dumanın gözleri çok fena yakmasından bahsetmiyorum bile.
image
Yemekler pişti, gelelim yemekleri ateş üzerinden almaya… gördüğünüz gibi herhangi bir kesme tahtası ya da mutfak eldiveni gibi bir şey olmadığı için, tencereyi ateşin üzerinden ağaçlardan kopardığımız yapraklarla tutarak alıyoruz, ve tencerenin içinden çocuklara servis ediyoruz. 
Burada satın aldığımız pirinç “tarladan sofranıza” şeklinde olduğundan pirincin içinde taşlar da bulunuyor. Sonrası da zaten “ayıkla pirincin taşını”.(bkz. aşağıdaki fotoğraf)
image
Öğle yemeğini servis zamanı geldiğinde de çocuklar tek sıraya giriyor ve önceden yıkamış oldukları tabakları ile bekilyorlar. Evden getirdikleri tabaklarını çocuklar okulun yanında olan derede yıkıyorlar (bkz. aşağıdaki fotoğraf), su pek temiz değil ama imkanlar bu kadar elveriyor. 
image
Tabaklarını yıkadıktan sonra da sıraya giriyor çocuklar bazı çocukların tabakları bile yok, tabağı olmayanlar da tabağı olan bir arkadaşı ile el ele tutuşup sırada bekliyor. Zaten kimin tabağı olup kimin olmadığını bildiğimizden, onlara tek tabağa iki kişilik yemek koyuyorduk. Vee işte bıdıklar yemek sırasında: 
Bazı çocukların yanlarında kaşıkları oluyordu yemek yerken, bazılarının yok, kaşıkları olmayanlar da elleriyle yiyor. Hatta bana da vermek istiyorlardı elleriyle kendi yemeklerinden, fakat önceden de bahsettiğim gibi çocukların çoğunun evinde yemek yok o nedenle okulda olduğunda fazla yemek pişirmeye özen gösteriyorduk ki ikinci hatta bazen üçüncü tabağı da alabilsinler diye.

3 Eylül 2013 Salı

Destiny School & Orphanage

Asıl önemli yere geldik işte!
Arusha’da gönüllü olarak çalıştığım okul, Kambi Ya Kwanza adında küçük bir köyde bulunuyor. Kambi Ya Kwanza, çok tatlı ve şirin mi şirin bir yer. Yabancılara çok alışık bir yer değil ancak, bu insanları misafirperverlikten alıkoymuyor. Ben şahsen, Kambi Ya Kwanza’da ARusha da hissettiğimden daha güvende hissediyordum. Arusha da genel olarak dikkatli olunduğunda gündüz vakti tehlikeli bir yer değil, ancak insanların çok ısrarcı tavırları bazen yorucu ve rahatsız edici olabiliyor. Kambi Ya Kwanza da tam aksine, insanlar art niyetsiz olarak misafirperverler.
image
Okul 4 duvar ve bir çatıdan ibaret( bkz. yukarıdaki resim). Elektrik ve su tesisatı yok ve sadece iki sınıftan oluşmakta. Okuldaki 60 tane bıdık öğrencilerim 2 ve 8 yaşları arasındalar. O kadar sevimli ve sevecen çocuklar ki anlatamam. Çocukların %90’ının anne ve babası yok, geriye kalan %10’luk kesimin de ya annesi ya da babası var. Burada Afrika’da bizim anladığımız şekilde bir yetimhane kavramı yok. Destiny de hem okul ve yetimhane, ancak çocuklar okulda kalmıyor çünkü çocuklara yatacak yer ve sürekli yemek sağlamak, ayrıca bakımları ile ilgilenmek çok masraflı olduğundan çocuklar koruyucu aileler yanında kalıyor. Fakat bu aileler de fakir aileler, çocukların bir kısmı evde yemek bile yemiyor(yokluktan dolayı) o nedenle okulda biz elimizden geldiğince falza yemek pişirmeye çalışıyorduk ki 2. ve hatta bazen 3. tabağı da yiyebilsinler diye. 
Yemek pişiriyoruz dediysem de, aklınıza bir mutfak gelmesin! Odunla yaktığımız ateşin üzerinde, yemek pişiriyoruz :) Bu sayede ateş yakmak ve o ateşi mümkün olan en az odun miktarı ile sürdürmekte de 1 ay boyunca ustalaştım diyebilirim :) Buyrunuz işte okulumuzun mutfağı: 
image
Öğle yemeği için bir program hazırladık. Önceden çocuklar her gün pilav yiyorlardı, ancak sürekli pilav ile beslenmek sağlık açısından çok yararlı olmadığından dolayı, imkanlar el verdikçe pilav-fasulye, pilav-sebze, sebze-ugali, chapati-çay olacak şekilde haftanın günlerine dağıtarak bir yemek programı yaptık. Çok da güzel oldu :) 
image
Okulda başıma gelen bir olaydan bahsetmek istiyorum, aslında olay değil de… Anlatayım ben en iyisi. Bir gün okuldayım, Mike benden büyük sınıfa matematik öğretmemi istemiş, ben de toplama çıkartma öğretiyorum. Neyse ders bitti öğle yemeği saati, Yuma geldi ve bana dedi ki “Bugün çocuklar öğlen yemeği yemeyecek, erken çıkacağız okuldan”, dedim “Neden?” odun kalmadığını söyledi. Peki gidip alalım odun yemek yapalım dedim. Yok yok dedi kabul etmedi. Buradaki insanlar özellikle Mike ve Yuma çok gururlu insanlar, bir şey istemeyi sevmiyorlar. Gönüllülerden maddi olarak bir şeyler talep etmekten hoşlanmıyorlar. Oysa isteseler ne var ki, 3 günlük odun 2000 şilin mi ne fiyat olarak, yani Amerikan Doları olarak 1,5 dolara denk geliyor. Alırdık odun ne var ki. Neyse devam edeyim, bu konuda ne kadar hassas olduklarını bildiğimden ısrar etmedim. O gün de şansıma ben tek başımayım okulda gönüllü olarak, allahtan Kanadalı Jenna var, arada ziyarete geliyor okulu, o gelmişti. Gittim Jenna’ya dedim, gidip bari muz filan alalım çocuklara aç gitmesinler. O da dünya tatlısı bir kız, hay hay dedi gidelim.
image
Muz almaya diye gittik ama 60 tane çocuğa yetecek muzu nereden bulalım. Bulamadık tabiki. Onun yerine küçük bir marketteki (üstteki fotoğraf- market dediğime bakmayın)bütün avakadoları ve salatalıkları aldık. Okula gidince bir güzel doğradık onları, çocuklara dağıttık hiç yoktan iyidir diye düşünerek.
Okulda yaptığımız aktivitelere gelirsek de, ders olarak Kiswahili, Matematik, Fen, İngilizce ve Resim var. Ben genel olarak İngilizce ve matematik öğretiyordum. Tabiki ana mesleğim öğretmenlik değil, ancak öğretilen şeyler çok basit. İngilizce’de alfabe, matematikte ise büyük sınıfta 4 işlem küçük sınıfta ise sayılar öğretiyordum.
Küçük sınıf, 1’den 10’a kadar saymayı biliyor ancak sayıları tanımıyorlardı. O nedenle her seferinde sıfırdan başlayıp, teker teker sayıları tahtaya yazarak öğretiyordum. İlk zamanlarda oldukça sinir bozucu olabiliyor, çünkü çocuklar farklı kabilelere mensuplar, Maasai olanların ayrı dilleri var ülkede genel olarak Swahili konuşuluyor ve okulda İngilizce öğreniyorlar. Bu da demek oluyor ki 3. dillerinde öğreniyorlar, o nedenle biraz sabırlı olmak gerekiyor. İlk başlarda ne işim var burada öğretmenlik yapamıyorum ki ben diye düşünülebiliyor 2-3 gün sonra çocuklar sayıları tanımaya başladığında ise nasıl mutlu oldum anlatamam!
Okul bittikten sonra öğretmenler ile birlikte, çocukları evine bırakıyorduk. Ekstra bir saat daha yürümek demek oluyor bu ancak keyifli oluyor. Kambi Ya Kwanza’da oldukça yeşillik bir alan olduğundan dolayı benim hiç bir şikayetim yoktu. Ama işte çocuklar elimi tutmak için kavga ediyorlar filan. Hepsine eşit muamele yapmaya çalışmak, 60 hatta bazen 68 tane çocuk olunca biraz imkansız oluyor.

Bugünlük bu kadar yazıyorum. Ancak yazılarımın devamı gelecektir, gerek okulda yaptığımız etkinliklerden, gerek çocuklarla olan diyaloglardan bahseden yazılar yazacağım. Bunun yanında safariden ve Zanzibar'dan da bahsedeceğim. O nedenle takipte kalınız :)

Arusha

Tanzanya’da gönüllülük yaptığım şehir Arusha idi. Arusha konum olarak Kilimanjaro’dan aşağı yukarı 1-1,5 saat uzaklıkta, henüz gelişmekte olan bir yer. 
Blog adıyla da bağdaşmak üzere, gerçekten Arusha’nın yolları büklüm büklüm :D Sadece bir tane ana yol var asfalt, geriye kalan yollar tamamen taş toprak. Kilimanjaro havaalanından Arusha’ya giderken, bunu görünce bile dedim “evet ben gerçekten bambaşka bir dünyaya gidiyorum”. Tabiki gitmeden önce Tanzanya’da gönülülük deneyiminin çok farklı, değişik bir deneyim olacağının farkında olarak gidiyor insan ama, öyle değil işte. Bazı şeyler de görmeden kavranmıyor. 
En basitinden, gitmeden önce kalacağım volunteer houseda wi-fi var mı diye bir soru sormuştum oradakilere. Kilimanjaro’dan Arusha’ya giderken daha yolda(bu demek oluyor ki ülkedeki ilk saatlerimde) bu sorumun ne kadar saçma olduğunu fark ettim. Yollarda asfalt yok, wi-fi interneti ne yapsın insanlar. Çok temel şeylerden yoksunlar, su tesisatı ve elektrik gibi, tabiki de wi-fi internet öncelikleri olmayacak. 
image
Ngaramtoni, Arusha. Tanzanya
Yaşam Arusha’da gerçekten ilginç olabiliyor. Birleşmiş Milletler, Rwanda Criminal Court, African Human Rights Court ve ICC Arusha’da olmasına rağmen yerel insanlar kendi tabirleriyle "beyaz" görmeye alışık değiller. O nedenle de burada ilk öğrendiğim kelime Swahili de beyaz insan anlamına gelen "mzungu"olmuştu.Sokakta insanlar Jambo mzungu!" diye arkdandan bağırabiliyor. Ya da burada ana ulaşım aracı olan dala dalaya(nasıl bir şey olduğunu ayrı bir yazıda yazacağım, çünkü tamamen ayrı bir deneyim dala dala. "I survived in a dala dala" diye bir laf da var burada) binmek isterken seni kollarından çekiştirerek mzungu mzungu diyerek dalaya bindirmeye çalışabiliyorlar. Bunun haricinde"Mzungu will you marry me" diyeni de oldu. Zaten telefon numarası isteyenlerin haddi hesabı yok. 
Tabi mzungu kelimesini başta ben çok yadırgıyordum, her şeyden önce ırkçı bir söylemdi benim için. Ancak bir süre buralarda kalınca anladım ki bu sadece insanların Afrikalı olmayanları tanımlama biçimi, bu bile kendi içinde ırkçı söylem içermekte bana göre fakat okulda çocuklar bile ilk gördüğü zaman mzungu diye seslendiklerinde okuldaki öğretmenlerden birine mzungu olarak çağrılmaktan rahatsız olduğumu söyledim, o da bundan rahatsızlık duymamam gerektiğini çocukların çok değer verdiğinden dolayı bu şekilde seslendiklerini söyledi. 
Hatta bu mzungu olayı o kadar kanıksanmış ki, Arusha merkezinde, büyük bir süpermarket ve etrafında minik restorantlar, bir iki ATM ve kahve dükkanının olduğu bir meydancık var, Safari jipleri orada park ettiğinden çok fazla mzungu var o meydancıkta ve yerel halk arasında çok yaygın olmasa bile o meydan"mzungu square" olarak adlandırılıyor. 
Diyeceğim o ki, bir süre sonra mzungu diye çağrılmak, sokakta arkadan mzungu mzungu diye bağrılmak garip gelmiyor. Gayet hayatın olağan akışına uygun bir olay gibi- İstanbul’da düşünemiyorum birine “Merhaba Siyah” diye seslendiğimi- Jambo(swahili’de merhaba) mzungu diyene, jambo diye geri selam verip yoluma devam eder hale gelmiştim belli bir zaman sonra :)