Tekrar merhaba!- ya da “jambo” mu demeliyim :)
Bilindiği üzere, dana önceki yazımda, okulda öğle yemeklerini pişirdiğimden bahsetmiştim. Şimdi bu konuyu daha detaylı olarak anlatmak istiyorum.
Okula geldiğim zaman sabah yaptığım ilk iş ateş yakmak oluyordu, çünkü çocuklara pilav yaptığımızdan dolayı, önce suyun kaynaması gerekiyor ki odun ateşi üzerinde pilav pişirmek, ocak üzerinde pişirmekten daha çok zaman alıyor. Pilavın yanında fasuye de pişirdiğimiz için önce fasulyeleri pişiriyordum.
Fasulyeleri yaparken, fasulye, soğan, biraz yağ ve tuz ile suyun içinde haşlıyorum. Burada başka türlü bir pişirme imkanı olmuyor. Fasulyeler piştikten sonra, pilav suyunu kaynatmak gerekiyor.
Tabiki tüm bunlar için de sabah 1 saat yürüyüp, kovalarla temiz su almak gerekiyor. Aksi takdirde okulda temiz su yok. Dere var okulun yanında ama suyu zaten gri renkte. O nedenle pişirirken bu suyu kullanamıyorum. Dere dediysem de gürül gürül bir dere değil zaten.
Ateş üzerinde yemek pişirmek hem vakit çok alıyor hem de ateş söndüğünde tekrar yellemek gerekiyor, daha doğrusu ateşin pişirmek için uygun olması için sürekli yellenmesi gerekiyor. Onu da plastik kova kapaklarıyla periyodik olarak yapıyorduk :) Bunun yanında ateşten çıkan dumanın gözleri çok fena yakmasından bahsetmiyorum bile.

Yemekler pişti, gelelim yemekleri ateş üzerinden almaya… gördüğünüz gibi herhangi bir kesme tahtası ya da mutfak eldiveni gibi bir şey olmadığı için, tencereyi ateşin üzerinden ağaçlardan kopardığımız yapraklarla tutarak alıyoruz, ve tencerenin içinden çocuklara servis ediyoruz.
Burada satın aldığımız pirinç “tarladan sofranıza” şeklinde olduğundan pirincin içinde taşlar da bulunuyor. Sonrası da zaten “ayıkla pirincin taşını”.(bkz. aşağıdaki fotoğraf)

Öğle yemeğini servis zamanı geldiğinde de çocuklar tek sıraya giriyor ve önceden yıkamış oldukları tabakları ile bekilyorlar. Evden getirdikleri tabaklarını çocuklar okulun yanında olan derede yıkıyorlar (bkz. aşağıdaki fotoğraf), su pek temiz değil ama imkanlar bu kadar elveriyor.

Tabaklarını yıkadıktan sonra da sıraya giriyor çocuklar bazı çocukların tabakları bile yok, tabağı olmayanlar da tabağı olan bir arkadaşı ile el ele tutuşup sırada bekliyor. Zaten kimin tabağı olup kimin olmadığını bildiğimizden, onlara tek tabağa iki kişilik yemek koyuyorduk. Vee işte bıdıklar yemek sırasında:

Bazı çocukların yanlarında kaşıkları oluyordu yemek yerken, bazılarının yok, kaşıkları olmayanlar da elleriyle yiyor. Hatta bana da vermek istiyorlardı elleriyle kendi yemeklerinden, fakat önceden de bahsettiğim gibi çocukların çoğunun evinde yemek yok o nedenle okulda olduğunda fazla yemek pişirmeye özen gösteriyorduk ki ikinci hatta bazen üçüncü tabağı da alabilsinler diye.


2 yorum:
sdlkasjdlkşxasmcşow
Sevgili Zeynep, seninle 2005 yılında kadıköy'deki Denizatı Kafede tanışmıştık. Ben Gönül Türkdoğan'ın kardeşi olan İlhan'ım. senin Tanzanya macerandan bugün haberim oldu. Yazılarını okudum. Ben de 2011 yılında karım Jale ile birlikte Dar esselama ve oradan Zanzibar'a gitmiştim. Çocuklar, yaşam şartları beslenme koşulları o zaman da beni çok etkilemişti. Şimdi senin yazını okuyunca hepsini yeniden hatırladım. Hele Dala Dala olayını ve aynıyla yaşadığım ücret meselesini çok güzel anlatmışsın. yaşadıklarını çok samimi bir şekilde, abartmadan, olduğu gibi aktarmışsın. fotoğrafların da çok güzel. Bunları laf olsun diye yazmıyorum. Gerçeği, sadece gerçeği söylüyorum Hakim hanım!!! şaka bir yana çok saygı duyulacak bir göreve soyunmuşsun. Tebrik ediyor, sevgilerimi iletiyorum. İlhan Günay
Yorum Gönder
Yorumlarınız için teşekkürler!